301 Moved Permanently

Moved Permanently

The document has moved here.

Haber Detayı
14 Eylül 2023 - Perşembe 09:50
 
Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak (1. Kuruluştan 1938’e…)
Cumhuriyet Halk Partisi de bu yılların ruhunu gayet iyi yansıtıyor. İlk yıllarında ve sonrasında farklı eğilimleri bünyesinde barındıran, hiçbir zaman homojen olmayan bir parti CHP. Aynı zamanda savunduğu fikrin tam tersi yerde pozisyonların da çok sık alınabildiği bir yapı.
Siyaset Haberi


Takvimler 6 Aralık 1922’yi gösterirken, Mustafa Kemal basının karşısına geçerek “Halk Fırkası” adında yeni bir parti kurma hazırlığında olduğunu söyler. İstanbul basını bu haberi heyecanla ama daha çok telaşla karşılar. Telaşın sebebi kurulacak yeni partiden ziyade onun ismidir. Ne demektir “halk”? Henüz birkaç yıl önce Bolşevik Devrimi gerçekleşmişken ve memlekette rejimin ne olacağı hala muallakken Mustafa Kemal sosyalist ya da ona yakın bir rejimin mi haberini vermektedir? Esasında bu tedirginlik İstanbul ticaret burjuvazisinin ruh halinin bir yansımasıdır. Oysa Mustafa Kemal mesela İzmir İktisat Kongresi’nde “Bizim halkımız menfaatleri yekdiğerinden ayrılır sınıflar halinde değil; bilakis mevcudiyetleri ve mesailerinin toplamı yekdiğerine lazım olan sınıflardan ibarettir.” diyor ve defâatle bu minvalde beyanatlar veriyordu.

Kurtuluş Savaşı’nın halkçılığı hem işgale hem de çürümüş devlete ve bürokrasiye karşı bir içeriğe sahipken Cumhuriyet dönemi halkçılığı sınıf mücadelelerine cevaz vermeyen bir içerikle şekillendirilmeye çalışılıyordu.

 

Mustafa Kemal, 14 Ocak 1923’te Batı Anadolu gezisine “parti” meselesini halkla yüz yüze konuşmak için çıktı.

PARTİNİN KURULUŞUNDAN ÖNCEKİ AHVAL

Şimdi biraz geriye dönelim. Cumhuriyet Halk Partisi, 4 Eylül 1919’da yapılan Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi sayar. Kongre Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında “Cumhuriyet’in ilanı” sürecinin en önemli aşamalarından birisidir. Var olan direnişleri birleştirme adımının yanı sıra oluşan siyasi boşluğa önemli bir siyasal müdahale anlamını taşır. Mustafa Kemal bu kongrenin başkanı seçilebilmesiyle pozisyonunu güçlendirmiş, Heyet-i Temsiliye yetkili bir organ haline gelmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri (ARMHC) “mücadelenin çatısı” olarak ilan edilmiştir.

ARMHC’nin kökeni ağırlıklı olarak eski İttihatçı kadrolardı. Bu doğaldır fakat bunu deyip bırakırsak kestirmeden gitmiş oluruz. Çünkü İttihatçılık, Mondros sonrası önderlerinin kaçışıyla bir manada nihayete ermişti. Dolayısıyla kadroların bu kökenden gelmesi İttihatçı siyasetin aynen devam ettiği anlamına da tamamen ortadan kalktığı anlamına da gelmez. Bu kökü yok saymadan süreç içindeki değişimi görmek daha isabetli olacaktır.

 

ARMHC işgallere teslim olan İstanbul Hükümeti’yle ilişkilerini kesme kararı almış, Ekim 1919’da Damat Ferit hükümeti istifa etmiş, Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulmuştur. Yeni hükümet seçimleri yapmış, ARMHC üyeleri Meclis-i Mebusan’a girmeyi başarmıştır. Mustafa Kemal İstanbul’da açılacak parlamentoya katılmamış ama “Müdafaa-i Hukuk Grubu” olarak Meclis’te yer alınmasını istemiştir. Ancak Ankara’ya daha doğrusu Mustafa Kemal’e yakın olan mebuslar Felah-ı Vatan Grubu’nu kurabilmişlerdir. Son Mebusan Meclisi’nin yaptığı en önemli iş hiç kuşkusuz Misak-ı Milli’nin kabul edilmesidir.

Saltanata koşulsuz bağlı meclisin İstanbul kanadı üyeleri İstanbul dışında oluşan siyasi inisiyatifin güçlenmesine razı değildirler. Ankara’da bir hükümet oluşmasına karşıdırlar, Mebusan Meclisi dışında bir faaliyete sıcak bakmamaktadırlar. ARMHC’nin üyelerinin bazıları da Ankara’da hükümet kurulması konusunda tereddütlüdür. Ama 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali bu fikrin isabetsizliğini ispatlamıştır. Pek çok vekil tutuklanarak Malta’ya sürülmüştür.

 

Bu atmosfer içinde 19 Mart 1920’de Ankara’da bağımsız bir meclis açılacağı ilan edilmiş ve 23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Meclis, birinci başkanlığa Mustafa Kemal’i, ikinci başkanlığa Celalettin Arif Bey’i seçer. Meclis savaş ve işgal koşullarında oluşmuş, çok somut bir amaca odaklanmış bir yapıydı. Ortaklaştığı tek konu vardı: İşgalin son bulması. Önemli bir çoğunluk meclisin işlevinin de bu sınırda olduğunu düşünüyordu. Fakat Mustafa Kemal için bütün bu yaşananlar sürecin başıydı.

Gerçekleştirilmek istenen hedeflerin anlatılması, savunulması ve mümkün kılınması için grup haline gelinmesi gerekiyordu. Müdafaa-i Hukuk Grubu Mustafa Kemal başkanlığında (Birinci Grup) bu amaçla 10 Mayıs 1921 tarihinde kuruldu. Kurulacak partinin ön adımı atılmıştı.

Muhalefet kanadı ise “İkinci Grup” adıyla bir yıl sonra, 1922’de kuruldu. İkinci Grup sayıca fazladır ama Birinci Grup savaşı kazanmış önderliğe ve kuvvetli bir siyasi iradeye sahip olmanın avantajını taşımaktadır. İki grup arasındaki ihtilaflı konular saltanat ve hilafettir. Mustafa Kemal bu konularda hem kendi grubuna hem de İkinci Gruba karşı ihtiyatlı davranmış, ancak ortam elverişli hale gelince önce saltanatı daha sonra da hilafeti kaldıracaktır. Her iki adım da muhalefetin yoğun itirazlarıyla karşılanacaktır.

HALK FIRKASI KURULUYOR

Tekrar Halk Fırkası’nın kurulduğu günlere dönelim. Nisan 1923’te Büyük Millet Meclisi seçim kararı alarak dağıldı. Mustafa Kemal gerek İkinci Grubun muhalefetiyle gerekse Birinci Gruptakilerin mevcut haliyle ilerlenemeyeceğini düşünüyordu. Seçimlerin yenilenmesi bu açıdan önemliydi. Seçimlere giderken Müdafaa-i Hukuk Grubu “Dokuz Umde” adında bir program hazırladı. Dokuz Umde’de yeni rejimden köşeli şekilde bahsedilmemiş, hilafet makamına dair bir şey söylenmemiştir. Programa göre aşar vergisi düzeltilecek, tütün ekimi ve ticareti milli çıkarlara göre düzenlenecek, zirai kredi artırılacak ve zirai makineler ithal edilecek, mali kurumlar kredi hacmi artacak şekilde düzenlenecek, demiryolu yapımına girişilecek ve eğitim seferberliği yapılacaktır. Halk Fırkası tüzüğünün de içinden çıkacağı program daha çok iktisadi kalkınma başlıklarına vurgu yapıyordur.

Seçim sonrasında 11 Ağustos 1923’te toplanan yeni mecliste İkinci Grup yoktur. Artık partinin kurulma zamanı gelmiştir. 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası Nizamnamesi kabul edilmiş, parti resmen kurulmuştur. 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanının ardından İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa tarafından Halk Fırkasının genel başkan vekili olarak atandı. Ertesi gün Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti il merkezlerine Halk Fırkası’nın kurulduğu ve cemiyetin bütün birimlerinin Halk Fırkası’na dâhil olduğuna dair bir genelge gönderildi.

Bu dönem muhalefetin en önemli başlığı eski rejimden elde kalan tek makam hilafetti. Yeni rejim için bile bu makam işlevsiz haliyle yapılacak olanların önünde engeldi. 3 Mart 1924’te “hilafet” kaldırıldı.

Halk Fırkası 1924 yılında tüm yurtta örgütlenmesini genişletmeye çalıştı. İllerde, ilçelerde, kazalarda aza kayıtları ve heyetler seçildi.

20 Nisan 1924 tarihinde de 1924 Anayasası kabul edildi. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”, “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Milletin tek ve hakiki mümessili olup, Millet adına hâkimiyet hakkını kullanır”, “Yasama ve yürütme kuvvetleri Büyük Millet Meclisi'nde toplanır” gibi maddelerle meclis üstünlüğü somutlaştırıldı. Cumhurbaşkanına dair ilk tasarıda meclisi feshetme gibi yetkiler varken bu maddeler anayasada yer almadı.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 1 (1. Kuruluştan 1938’e…) - Resim : 1

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASININ KURULUŞU

1924 yılında başka bir partinin kurulmasını hızlandıran gelişmeler yaşanır. O dönem “Paşalar Komplosu” adı verilen bir dizi adımla Milli Mücadele sürecinin komutanları, yeni dönemin gelenekçilerinin bir muhalefet hareketi örgütlemesi söz konusudur. Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet, Cafer Tayyar, Cevat Paşalar ile Rauf Bey bu isimlerin başında gelir. Askerlikten ayrılıp peş peşe milletvekilliğine geçmeleri bu şüpheyi kuvvetlendirmiştir. Çıkartılan bir kanun gereği bir kısmı orduya döner; Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Cafer Paşalar ise askerlikten istifa ederek mecliste kalır.

Nihayetinde 17 Kasım1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) kurulur. Kazım Karabekir başkan, Rauf Bey ve Adnan (Adıvar) Bey başkan yardımcısı, Ali Fuat Paşa genel sekreterlik görevlerini üstlenirler. Parti kısa süre içinde yeni rejime, Halk Fıkrası’na muhalif olan bütün kesimlerin odak noktası haline gelir. Otoriterlik eleştirisi ve liberalizm savunusunun yanında laikliğe karşı dini koruyormuş görüntüsü partinin ana dayanak noktası haline gelir. Tüzükte şöyle yazmaktadır: “Fırka, efkâr ve itikâd-ı diniyeye hürmetkârdır.”

İstanbul ticaret burjuvazisi partiyi siyasetteki temsilcisi olarak görür, Vatan, Tanin ve Tevhidi Efkar gazeteleri destekleyen yayınlar yapar. TCF ilk temsilciliğini Urfa’da açar; dini, feodal çevrelerin desteğini alır. Sonuçta 1925’te başlayan Şeyh Sait ayaklanması gerekçe gösterilerek Haziran ayında kapatılır. Partinin vekilleri isyanla doğrudan ilişkilendirilmeye çalışılır ve daha sonra “İzmir Suikastı” ile ilişkilendirilen bazı kurucuları yargılanır.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 1 (1. Kuruluştan 1938’e…) - Resim : 2

İsyanın sonucunda çıkartılan Takrir-i Sükûn yasası bu dönemin olağanüstü hal uygulamasıdır. İki yıllığına çıkartılmışken bu süre uzatılır. Aralarında birçok sosyalist dergi ve gazetenin de olduğu yayınlar yasaklanır. Bu süreçte tek parti iktidarının pekiştiği, muhalefetin susturulduğu bir dönemdir.

BİR BAŞKA “MUHALEFET” PARTİSİ DENEMESİ: SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

15 Ekim 1927’de toplanan kurultay, parti kurulduktan sonra yapılan ilk kongredir. Kurultayda Mustafa Kemal tarafından Nutuk okunmuştur. Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik kongrenin ana vurgusudur. Kongre kararları uyarınca Mustafa Kemal, Halk Fırkası’nın değişmez genel başkanı Başvekil İsmet İnönü ise Umumi Reis Yardımcısıdır. Yine kurultayda Umumi Reislik Beyannamesi (Genel Başkanlık Bildirgesi) hazırlanmış ve onaylanmıştır.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 1 (1. Kuruluştan 1938’e…) - Resim : 3

Cumhuriyet tarihinin ikinci muhalefet partisi denemesi 1930’da oldu. Birincisinden farklı olarak bu kez bizzat Atatürk yeni partinin kuruluşu için Fethi Bey’i görevlendiriyordu. “Makul” muhalefet yaparak tek parti iktidarına dönük eleştirel bir pozisyonda olması demokratik bir görüntüye hizmet edebilirdi. Bu Türkiye’nin uluslararası siyasetteki konumu için bir ihtiyaç olarak görülüyordu. Fakat Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) tahmin edilenin üstünde bir teveccühle karşılaştı. Eylül ayında Fethi Bey İzmir’de büyük bir kalabalığa hitap etti ve parti Ekim 1930 tarihinde yapılan yerel seçimlerde beklenmeyen bir başarı gösterdi. “Türkiye henüz çok partili demokrasiye hazır değildi” görüşü öne çıktı ve 17 Kasım 1930 günü Fethi Bey partisini feshetti.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 1 (1. Kuruluştan 1938’e…) - Resim : 4

KOŞULLAR ZORLU, REJİM SERTLEŞİYOR

1929’da tüm dünya ekonomik bir buhranın ortasına düşmüştü. Türkiye de bunalımdan kısa sürede etkilendi. Ekonomi büyük dış ticaret akışına bağlıydı. İhraç mallarının hızla düşmesiyle lira değer kaybetti. Ticaret kredilerine son verildi. Köylüler borçlarını ödeyemedi mallarını satmak durumunda kalıyordu. Bu dönemde gümrük vergilerini artıran, yeni bir dış ticaret politikası oluştu. Bürokraside devlet kanadı güçlendi, devletin müdahale kanalları arttı.

3. Kurultay 10-18 Mayıs 1931 tarihlerinde toplandı. Kurultaydan kısa süre önce Recep Peker partinin genel sekreterliğine getirildi. Peker bundan sonrasında uzun süre parti politikalarının belirlenmesinde etkili bir isim olacaktı. Kapitalizmin gelişmesi için devletin doğrudan hâkimiyetinin ve müdahaleciliğinin gerektiği bu kongrede çok daha somut bir hal alıyor, önceki dönem raporunu okuyan İsmet Paşa devletçiliği açıkça ifade ediyordu.

3. Kurultay’da partinin “altı ilkesi” resmiyet kazandı. Altı ilkeyi ifade eden “altı ok” amblemi İsmail Hakkı Tonguç tarafından çizilmiştir. Kurultayda tüzüğün dışında ilk defa parti programı oluşturuldu. Halkevleri de bu kurultayda alınan kararlar neticesinde kurulur.

1932’den sonraki dönemde burjuva devrimlerin tanıdığı hak ve hürriyetlerden bahsetmek pek mümkün değil. Cumhuriyetin ilk yıllarında üniversite özerkliğinden kısmen söz edilebilirken çıkartılan kanunla bu kısmi özerklik son bulur. Kurucu parti olması hasebiyle CHP’nin devletle fiili olarak bağlarının olması anlaşılabilir. 1932’den sonra bu bağlar resmiyet kazanır.

Bu dönem basının sesi kısılır, grevler yasaklanır. 1934’te yürürlüğe konan Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’yla polise şüpheli gördüğünü sınırsız gözaltında tutma yetkisi verilir. 141. ve 142. maddeler bu dönemde yasalaşır. Parti içinde etkin konuma yükselen Recep Peker, Şükrü Kaya, Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler yükselen totaliter rejimleri ve hatta İtalyan Faşizminin uygulamaları örnek aldıklarını açıkça söylüyorlardı.

Bununla birlikte 1934’te Birinci Beş Yıllık Plan uygulamaya konur, devlet eliyle ağır sanayi kurulacaktır. Kaynağın önemli bir kısmı ise Sovyet kredileriyle sağlanır.

1930’lu yılların başında devletçiliği İsmet İnönü’nün, liberalliği de Celal Bayar’ın temsil ettiği iki ayrı uç belirginleşmişti. Bayar 1937 yılında başbakanlığa getirildi, İsmet Paşa Atatürk ölene kadar geri planda kaldı.

1935’te yapılan, Atatürk açılış konuşmasını yaptığı 4. Kurultay 9 Mayıs’ta başladı ve yedi gün sürdü. Celal Bayar beklenilenin aksine devletçiliği öne çıkartan bir ekonomik program çerçevesi çizdi. Devlet ve parti toplumu ve iktisadi hayatı şekillendirmede en önemli merci olacaktı. “Fırka” kelimesinin yerine de artık “parti” kullanılacaktı. Parti ve devlet teşkilatlarının bütünleşmesine dönük adımlar atılacağı anlatıldı. Devamında 18 Haziran’da İsmet İnönü yayımladığı genelgeyle parti ile devlet teşkilatının birleştirildiği açıkladı. Bu dönemde memurların partiye üye olma yasağı rafa kalktı. Valiler il başkanı, İçişleri Bakanı parti genel sekreteri oldu. Recep Peker görevinden alınırken yerine İçişleri Bakanı Şükrü Kaya getirildi. 1937 yılında CHP ilkeleri Anayasa’ya dâhil edildi. Böylece parti ile devlet arasında bir fark kalmadı. Bu arada İçişleri Bakanının genel sekreter olması kuralı 1939’da kaldırıldı.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 1 (1. Kuruluştan 1938’e…) - Resim : 5

BİR DÖNEMİN SONUNA GELİRKEN

Cumhuriyetin ilk yılları pek çok farklı durumu aynı anda ele almayı gerektiriyor. Bu dönem ümmetten yurttaşlığa geçmenin, burjuva devrim çabasının, kalkınma hamlelerinin, eğitim seferberliğinin, kadınlara dönük hakların, laiklik adımlarının, batıya uyumlu bir memleket olma adımlarının hızla atıldığı yıllardır. Ama bunun yanında “sınıfsız, kaynaşmış bir toplum” iddiasıyla sınıf mücadelelerinin engellendiği, solun baskılandığı, uluslaşma çabası içinde bugün pek kimselerin ağzına almadığı “dil teorisi”, “tarih tezi” gibi girişimlerin yapıldığı yıllar…

Cumhuriyet Halk Partisi de bu yılların ruhunu gayet iyi yansıtıyor. İlk yıllarında ve sonrasında farklı eğilimleri bünyesinde barındıran, hiçbir zaman homojen olmayan bir parti CHP. Aynı zamanda savunduğu fikrin tam tersi yerde pozisyonların da çok sık alınabildiği bir yapı. Örneğin İsmet İnönü asker kökenli bir devlet adamı olarak devletçi bir kastı temsil ederken, Celal Bayar liberal, serbest piyasa yanlısı bir anlayışı temsil eder görünür. Ama öyle zamanlar olur ki Celal Bayar gayet devletçi bir hattı savunur pozisyonda kendisini bulur. Ya da İsmet İnönü liberal bir çizgiye doğru adım atar. CHP’nin bir tarafında İtalyan faşizmini örnek alan Recep Peker gibi isimler bir tarafında da Kemalist ideolojiyi çerçevelendirmeye çalışan, “Marksizm’den farklı bir sosyalist yol izlemeyi” tartışan Kadro ekibi vardır.

1938’in 10 Kasım’ında hem Cumhuriyet’in hem de Halk Partisi’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hayata gözlerini yumar. Türkiye’yi ise dünyayı olduğu gibi çok daha zor bir dönem beklemektedir.

 

KAYNAKLAR

Hikmet Bila, CHP 1919-2009, Doğan Yayınları

Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Yayınevi

Prof Dr. Hakkı Uyar, 100 Soruda CUMHURİYET HALK PARTİSİ TARİHİ (1923-2015), ANKA-HA Haber Medya İletişim Hizmetleri ve Yayın A.Ş.

Feroz Ahmad , Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Hil Yayınları

Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye 3. Cilt

Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları

1930’ların sonuna doğru gelinirken bürokrasinin yüksek kesimleri arasındaki anlaşmazlıklar artmıştı. Devletçilik politikalarına yönelik yapılan eleştirilerin en önemli başlığı ekonomiydi. İş Bankası’nın müdürü Celal Bayar’ın da hükümetin ekonomi politikalarına karşı olduğu biliniyordu. 20 Eylül 1937’de İnönü istifa etti. Yerine atanan Celal Bayar yeni hükümeti kurdu. Böylece İş Bankası bünyesindeki kadrolar da önemli yerlere gelmiş oldular. İnönü bu tarihten Cumhurbaşkanı seçildiği zamana kadar siyasette geri planda kaldı.

Atatürk’ün ölümünün ardından 11 Kasım 1938’de İsmet İnönü tarihinde TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçildi. Kendisine muhalif olanlarla çatışmayı değil uzlaşmayı tercih etti. Önceki dönem siyaset dışı kalan Kazım Karabekir, Fethi Okyar gibi isimlerin milletvekili olmasını sağladı. Bayar’la da uzlaşmanın yollarını aradı. 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan Birinci Olağanüstü Kurultay’da tüzükte çeşitli değişiklikler yapıldı. Partinin kurucusu ve ebedi başkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk, değişmez genel başkanı ise İsmet İnönü olarak ilan edildi. İnönü’nün “Milli Şeflik” dönemi böylece başladı. CHP Genel Başkan Vekili ve Başbakan olarak yine Celal Bayar belirlendi.

 

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 2 | Milli Şef döneminden çok partili hayata - Resim : 2

1939’daki beşinci kurultay Batı ile yakınlaşma çabalarının yansımasını taşır. İnönü konuşmasında “halk iradesi”, “milli denetim”, “halkın seçimlere katılması” gibi noktalara vurgu yapmıştır. Tüzükte yapılan değişikliklerle parti içinde kurulan “Müstakil Grup’la” muhalefete bir biçimde yer açıldı. Grup otuz kişiden oluşmaktadır, görevi parti içi denetimdir. Genel başkana bağlı olacaklar, genel başkanın seçtiği genel başkan vekili aracılığıyla yönetilecekler ve Meclis'te oy kullanma hakları olmayacaktır. Ayrıca kurultayda partiyi denetlemek için “parti müfettişliği” de oluşturuldu.

Beşinci kurultayda, İçişleri Bakanı’nın parti genel sekreteri, valilerin partinin il başkanı olması gibi uygulamalar kaldırıldı. Devlet memurlarının parti üyesi olması yasaklandı. Bunlar sivil bir parti olmanın ilk adımlarıdır.

 

2. DÜNYA SAVAŞININ GETİRDİKLERİ

1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı milyonları ölüme, ülkeleri yıkıma sürükledi. Ülkemiz doğrudan savaşa dâhil olmasa da savaştan fazlasıyla etkilendi. Türkiye siyaseti savaşın gölgesinde şekillendi.

Bu arada Celal Bayar hükümeti kısa süre sonra dağıldı ve yeni kabineyi eski Sağlık Bakanı Refik Saydam kurdu. Saydam hükümeti savaş ekonomisi uygulama yoluna gitti. Vergilerin, devlet tekelinde olan temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları yükseltildi. Karaborsacılık bu dönem tavan yaptı. Üretim azaldı, devletin harcamaları arttı. Seferberlik harcamaları yüzünden üreticilerin ürünleri normalin çok altında fiyata alındı. Ekonomi derinden sarsıldı; karaborsacılık ve vurgunculuk ile birlikte rüşvet ve yolsuzluklar da arttı. Büyük toprak sahipleri ve büyük tüccarlar savaş sayesinde daha da zenginleşti. 18 Ocak 1940 tarihinde çıkarılan Milli Korunma Kanunu bunun önüne geçme hedefiyle çıkartılmışsa da sermaye sınıfından çok yoksul halka fatura çıktı.

 

1942’de Refik Saydam'ın ölümünün ardından hükümet değişti, yeni Başbakan Şükrü Saraçoğlu oldu. Saraçoğlu devletin piyasaya müdahalesini azalttı. Başta buğday olmak üzere hububat fiyatları yükseldi. Ürün fazlasının serbest piyasada istenen fiyatta satılması sağlandı. Büyük toprak sahipleri muazzam karlar elde ettiler. Enflasyon yüzde 350’ye yükseldi. İşçi ücretleri ciddi şekilde düştü, yoksulluk arttı. Saraçoğlu hükümeti bozulan dengeyi düzeltmek adına, yüksek kazançlara el koymak için savaş zenginlerine karşı 12 Kasım 1942’de Varlık Vergisini, büyük toprak zenginlerine karşı da Toprak Mahsulleri Vergisi’ni getirdi.

Varlık Vergisi ticaret burjuvazisinin aşırı kazancını budamayı hedefliyordu ama çok büyük oranda uygulama ve sonuç öyle olmadı. Ağırlıkla Müslüman olmayanları hedef aldı. Varlık Vergisi genel bir kabulle Türkiye’nin Müslüman olmayanlardan arındırılması, sermayenin Türkleştirilmesi siyasetinin bir adımı olarak değerlendiriliyor.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 2 | Milli Şef döneminden çok partili hayata - Resim : 3

YÜKSELEN ALMANCILIK

10 Mayıs 1943 tarihinde toplanan Altıncı Kurultay’da İsmet İnönü yeniden genel başkan seçildi. Genel sekreterliğe Memduh Şevket Esendal getirildi. Savaş bütün şiddetiyle sürerken alınacak önlemler uzun uzun tartışıldı. Savaşa tehlikesine karşı yapılması gerekenler, olası savaş halinde ve savaşın bitiminde neler yapılması gerektiği gibi başlıklar ele alındı.

Bu kongrenin bir diğer özelliği sermayeye dönük tanınan ayrıcalıklardı. Devletin sermaye sınıfını destekleyecek adımlar atmasına dönük kararlar alındı. Batıya “sizinleyiz” mesajı tekrarlanıyordu.

Esasında 1935’e kadar Türkiye’nin dış siyaseti statükoyu, dengeyi koruyan bir çizgide ilerledi. Komşu ülkelerle dostluk anlaşmaları imzalanıyor, bir nevi “Yurtta sulh, cihanda sulh” siyaseti öne çıkıyordu. 1930’ların ikinci yarısından itibaren ülkeler arası siyaset sertleşiyordu. Alman ve İtalyan faşist rejimleri saldırgan bir siyaset izlerken Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkileri gerilimli bir hal alıyor, Fransa ve İngiltere’yle yakınlaşılıyordu. Savaş başladıktan sonra “tarafsızlık” ilanına rağmen Almanya’ya yaklaşılıyordu. Bunun iç politikada da ciddi yansımaları vardı. Irkçı-Turancı fikirler palazlanıyor, Tan ve Vatan gazeteleri dışında hemen hemen bütün basın Nazi Almanya’sı yanlısı yayın yapıyordu. Burjuvazi için her şey doğaldı, ülkemiz dış ticaretinin yarısı Almanya’ylaydı.

Savaş yıllarının karanlığı içinde toplumsal ilerlemeye yol açacak önemli adımlar da atılmıştı. 1932’de Halkevleri açılmıştı, 1940’ta da Köy Enstitüleri açıldı. Bu iki kurumun da açılış gayeleriyle ortaya çıkan sonuçlar açısından farklılık göstermesi uzun yılların tartışma konusudur. Fazlaca toprak ağasının olduğu Meclis’ten böyle bir yasa nasıl çıktı? Taner Timur hocadan referans göstererek kısaca yazayım; böyle bir uygulama savaş yıllarında artan tarımsal üretim ihtiyacına cevap olabilirdi. Diğer yandan da köylüyü toprağa bağlamak sınıf kavgasını önleyecek bir tedbir olabilirdi. Nitekim ne Halkevleri ne Köy Enstitüleri gerici saldırganlığa karşı CHP tarafından savunuldu. Öyle ki Köy Enstitüleri daha tek parti iktidarı bitmeden nihayete ermişti.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 2 | Milli Şef döneminden çok partili hayata - Resim : 4

Bu dönemde, 1938 yılında Hasan Ali Yücel yedi yıl sürdüreceği Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilmesi de özel olarak ayrıntılı biçimde tartışılmayı hak eder. Köy Enstitüleri onun zamanında İsmail Hakkı Tonguç tarafından kuruldu. Dünya klasikleri Türkçe’ye tercüme edildi, çeşitli üniversiteler ve Devlet Konservatuvarı onun döneminde kuruldu.

Yine de savaş yılları ekonomik, toplumsal bunalımın had safhaya çıktığı bir dönem oldu. Bu atmosferde İnönü her şeye rağmen denge politikasında ısrarcıydı. Müttefikler uzun süre Türkiye’nin savaşa girmesinde ısrarcı oldular, Türkiye dengeleri kullanarak savaş dışı kaldı. 1944’e gelindiğinde savaşın sonucu ufukta beliriyordu. Almanya yenilince bu defa yenilmeye gerek yoktu! Devlet politikası Almanya’ya karşı somut bir tutuma dönüşünce ırkçı Turancılar “Almanya’nın yanında Türkiye’yi savaşa sokma, hükümeti devirme, ırkçılık propagandası yapma” suçlamalarıyla yargılanmaya başladılar. Irkçı-milliyetçi cenahta yıllardır büyük mağduriyet öyküsü olarak anlatılan bu yargılamalarda verilen cezalar kısa süre sonra bozuldu.

Türkiye için savaşın bitmesiyle artık yeni bir dönem başlıyordu. Burjuvazi kararını hızlı verdi, sonra bürokrasi sürece uyum sağladı. Türkiye bundan sonrasında ABD’nin başını çektiği kampla yola devam edecekti.

TÜRKİYE YENİ DÜNYA DÜZENİNDE YERİNİ ALIYOR

Dünya Savaşı bitmiş dünya ve ülkemiz için de yeni bir dönem başlamıştı. İç siyasette hızlı değişimler yaşanıyordu. Tek Parti iktidarı “ılımlı” mesajlar veriyordu. İnönü 1945’te ülkede demokrasi ilkelerinin hâkim olacağını söylüyordu. Bu konuşma çok partili hayata geçişin sinyali olarak algılandı. Bununla birlikte demokrasinin “sola” doğru genişleme ihtimali görünmüyordu. Aralık 1945’teki Tan Gazetesi baskını bunu gösteriyordu.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 2 | Milli Şef döneminden çok partili hayata - Resim : 5

Bu günlerde hükümete dönük eleştiriler yalnızca parti dışından gelmiyordu. Yapılmak istenen “toprak reformu” keskin bir ayrışmanın önemli bir aşaması oldu. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Bütçe görüşmelerinin ardından yapılan güven oylamasında Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan, Emin Sazak, Hikmet Bayur, Recep Peker, Saraçoğlu Hükümeti’ne güvenoyu vermediler. Köylüyü topraklandırmayı amaçlayan kanun büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına aykırıydı.

Güvenoyu vermeyen yedi vekilden dördü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü meclise ''Dörtlü Takrir'' olarak anılan bir önerge sundular. Bu metinde demokratik bir ortamın sağlanması, Meclis'in denetlenmesi, hak ve özgürlüklere dönük düzenlemeler yapılması talep ediliyordu.

Nuri Günay yazdı: 100. yılında CHP'ye soldan bakmak - 2 | Milli Şef döneminden çok partili hayata - Resim : 6

“Dörtlü Takrir”, Parti Meclis Grubu tarafından kabul edilmedi, Menderes ve Köprülü partiden ihraç edildi. Buna tepki gösteren Koraltan da ihraç edildi. Celal Bayar ise kendisi partiden istifa etti. İnönü bütün bu tartışmalarda “tarafsız” kalmaya gayret etti. 1 Kasım 1945’te Meclis açılış konuşmasında “Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır” diyordu. Bu konuşmadan kısa süre sonra 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) kuruldu. Bayar’ın liderliğinde faaliyete geçen Demokrat Parti, zaman içinde işadamı Nuri Demirağ’ın eylül ayında kurduğu Milli Kalkınma Partisi’ni gölgede bırakacak ve muhalefetin ana tercihi haline gelecekti.

DP, “demokrasi”, “insan hakları”, “gizli oy açık seçim” gibi taleplerle; ekonomik alanda ise özel sektörü önceleyen liberal vaatlerle siyaset sahnesine çıkıyordu. Hemen her siyasi çizginin etkisizleştirildiği, baskı altına alındığı ve tasfiye edildiği tek parti döneminden bunalan birçok kişi Demokrat Parti’yi ilk dönemlerde destekledi. Bu desteği verenlerin çoğunluğu elbette daha sonra DP’nin karşısına geçti.

Yoksulluğun yanında sosyalistlere dönük baskılar, Takriri Sükûn, Varlık Vergisi, Tan Baskını, Dersim Tertelesi, 33 Kurşun Hadisesi gibi acı olaylar ile birlikte büyük savaşın sonucu belli olana kadar süren Almancılık demokrasiden, eşitlikten yana olanların CHP’ye dönük eleştiri başlıklarıydı.

CHP DEĞİŞİYOR

CHP değişen koşullara ayak uydurmaya, Tek Parti dönemindeki görüntüsünden uzaklaşmaya çalışıyordu. 2. Olağanüstü Kurultay’da İnönü’nün “Milli Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanları kaldırıldı. Genel başkan artık kurultay tarafından seçilecekti. Bu dönemde dernek yasası değişti ve dernek kurma hakkı elde edildi. Matbuat Kanunu değişti, hükümetin kolayca yayınları kapatma yetkisi kaldırıldı. Bu adımlar dahi siyasal ortamın kısa sürede nispeten özgürleşmesine, yeni partilerin, sendikaların kurulmasına yol açtı. “Özgürlük” kısa sürdü, 1 yıl sonra açılan kurumlar kapatıldı, yöneticileri hakkında davalar açıldı.

CHP’nin DP’ye dönük tahammülü önce ılımlı bir hava esmesine neden oldu. Fakat 1946 seçimlerinde bu hava bozuldu. CHP hızlıca aldığı bir erken seçim kararıyla DP’yi hazırlıksız yakalayarak seçimlere sokmaya çalıştı. Bu yüzden 1947de olması gereken seçimler bir sene önceye alındı.

Seçimler 21 Temmuz 1946’da tek dereceli, açık oy gizli sayım esasına göre yapıldı. DP 66, CHP 395 milletvekiliyle meclise girdi. Beklentinin çok altında oy alan DP seçimleri hileli ilan etti ve birçok yerde miting yaptı. Yine de 46 seçimleri ülkemiz açısından bir dönüm noktasıydı.

Seçim sonrasında hükümeti kurma görevi Recep Peker’e verildi. Recep Peker ülkemiz siyasetinde ve CHP tarihinde üzerinde ayrıntılı durulması gereken isimlerden birisidir. Peker Alman ve İtalyan faşizmlerinden ilham aldığını gizlemeyen, agresif bir devletçilik savunusuyla hareket eden bir isimdi. Mesela İnönü devleti partinin önünde tutarken, Peker partiyi bir adım öne koyar. “Kurultay ve parti kararlarının, yasalardan hatta Anayasadan üstün” der. Recep Peker’in Hasan Ali Yücel’i tekrar bakan yapmadığının altını çizdikten sonra Köy Enstitüleri’nin de bu süreçte kapatılmaya başlandığını da hatırlatmış olalım.

Bu dönemde CHP içinde Peker’in temsil ettiği devletçi totaliter zihniyetle, daha demokrat kanat arasındaki tartışmalar artıyordu. DP – CHP geriliminde ise birbirlerine yönelttikleri komünistlik suçlaması anti-komünizmin siyasetin düzenin bütün unsurlarında nasıl yer ettiğini gösterir bir absürtlüktür.

Bunlarla birlikte Peker hükümeti sermaye lehine adımlar atıyordu. “Türk Kalkınma Planı”na göre serbest girişim ve özel sektör desteklenecek, tarım temelli sanayi geliştirilecek, karayolları yapımına ağırlık verilecek ve enerji alanında atılımlar gerçekleştirilecekti. “Eylül Kararları” adıyla bilinen kararlarla Türk lirası devalüe edildi, ithalatta miktar sınırlamaları kaldırıldı, ithal malların kontrolü kaldırıldı. Kapitalist sistemle bütünleşme çabaları sermaye sınıfının işine yararken, halkın yaşam koşullarını daha da kötüleştirdi. Yoksulluk halkın boğazını sıkmaktaydı. Menderes ve DP muhalefetin dozunu yükseltiyordu.

Peker, Menderes’in muhalefetini ‘psikopat bir ruhun ifadesi’ olarak değerlendiriyor ve halkı isyana teşvik etmekle suçluyordu. Bunun üzerine muhalefet milletvekilleri Meclis'i terk ettiler. Peker’e göre yapılan “komünist bir taktik”ti. DP bir süre mecliste görüşmelere katılmadı, sorun Cumhurbaşkanı İnönü’nün devreye girmesiyle çözülebildi, DP meclise döndü.

1947 yılında toplanan DP kurultayı hükümeti eleştiriyor, “Hürriyet Misakı” adlı metni kabul ediyordu. Buna göre parti başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı makamı ayrılmalı, Anayasa ile uyuşmayan kanunlar yenilenmeli, yeni bir seçim kanunu yapılmalıydı. CHP eleştiri ve önerileri sertlikle karşılıyordu, Recep Peker İstiklal Mahkemeleri’ni dahi konuşmalarında anımsatıyordu.

Esasında konu yalnızca DP’nin muhalefeti değildi, halk kesimlerinde büyüyen hoşnutsuzluk CHP tarafından yeterince anlaşılmıyordu. Bu ortam içerisinde partiye davet edilen Fevzi Çakmak çağrıya olumlu yanıt verdi. Bu ordu içinde DP’yi meşrulaştırdı.

Peker hükümetinin DP üzerindeki baskıları artarken İnönü’nün tutumunu ayrı değerlendirmek isabetli olacaktır. Cumhurbaşkanı olarak yayınladığı “12 Temmuz Beyannamesi’nde” gerilimli ortama değinen İnönü, Beyanname’nin sonunda muhalefetin baskıya maruz kalmayacağını ve iki parti arasındaki ilişkilerin düzeleceğinin umulduğunu söylüyordu. İnönü, beyannamenin nasihat içerdiğini söylese de çok partili hayata geçişte önemli bir metin olarak değerlendirilmelidir.

Demin CHP içindeki iki ayrı uçtan bahsetmiştik. Peker ve beraberindekilere karşı CHP içinde yenilikçi bir kanat gelişmekteydi. Nihat Erim, Ali Fuat Cebesoy, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Memduh Şevket Esendal gibi isimlerin başını çektiği isimlere “35’ler” denildi. İnönü bir taraftan yenilikçi ekibe yakındı, öbür taraftan da bölünmeyi engelleyen en önemli şahsiyetti. Peker de çok eskiden beri İnönü’yle anlaşamıyordu ama onun partide olmamasının risklerini göze alamazdı. Bu yüzden her zaman etkisini azaltma çabasında oldu.

1947 yılında yapılan bir grup toplantısında sert tartışmalar yaşandı. Güven oylaması yapıldı, çoğunluk güvenoyu vermesine rağmen 35’ler olumsuz yönde oy kullandı. Peker’in pozisyonu zayıflamıştı. Kısa süre sonra Recep Peker istifa etmek zorunda kaldı.

HASAN SAKA HÜKÜMETİ DÖNEMİ

İstifanın ardından hükümeti kurma görevi Hasan Saka’ya verildi. Saka hükümetinde 35’ler içinden isimler de görev aldı. Bu dönemde iktidar ve muhalefet partileri arasında hava yumuşadı. CHP’nin Yedinci Kurultayında tek parti dönemindeki tüzük ve program değiştirildi liberal esasların daha fazla benimsendiği daha esnek bir program ve tüzük hazırlandı. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nun 18. maddesi kaldırıldı, polisin mahkeme kararına dayanmasına gerek kalmadan tutuklama yapabilmesi yetkisi son buldu.

Bu dönem ülkenin sonraki yıllarını belirleyen önemli bir adım atıldı. İlkokullarda din derslerinin okutulmaya başlandı ve üniversite bünyesinde İslam Din Fakültesi kuruldu.

CHP’nin “ılımlı” siyaseti DP’nin bütünlüğünü sarstı. Sarsıntı DP’yi CHP ye taviz vermekle suçlayanlardan bazı isimlerin ihraç edilmesine kadar vardı. İhraç edilen milletvekilleri Mart 1948 parlamentoda “Müstakil Demokratlar Grubu”nu kurdular. Başka bir grup ise Temmuz 1948’de genel başkanının Fevzi Çakmak olduğu ‘Millet Partisi’ni kurdu. Müstakil Grup da daha sonra bu partiye katıldı. DP ile aralarında esaslı bir fark yoktu CHP’ye karşı yeterli muhalefet yapılamadığını savunuyorlardı.

Saka Hükümeti DP’den ve CHP içinden gelen yoğun eleştirel sonrasında 8 Haziran 1948 günü hükümet istifa etti. 9 Haziran 1948’de yeniden Saka’nın başında olduğu bir hükümet kuruldu.

Bu dönemde muhalefet ve iktidar arasındaki ılımlı hava seçim kanunu yüzünden tekrar bozuldu. Yapılan değişiklikleri yeterli görmeyen DP, 1948 ara seçimlerine katılmadı.

2. Dünya Savaşı sonrası oluşan iki kutuplu dünyada emperyalist/ kapitalist tarafta saflar tahkim edilirken Türkiye egemenleri bulunmak istedikleri yerden çok emindiler. Yeni bağımlılık sürecinin ekonomik ve askeri adımları hızla atılıyordu. 1948’de 16 devletin katılımıyla düzenlenen toplantıda NATO’nun kurulmasına dair tartışmalar yapıldı. Türkiye kararın altına tereddütsüz imza attı. Daha sonra Türkiye Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OECD)’de yerini aldı. Bu dönemde borç almak için Uluslararası Para Fonu (IMF) heyeti ülkeye davet edildi. Türkiye ve ABD arasında ekonomik bir anlaşma yapıldı ve Dünya Bankası’ndan borç alındı.

Burjuvazinin, büyük toprak sahiplerinin, askeri ve sivil bürokrasinin heyecanı halk kesimlerinde yoktur. Çünkü kırda ve kentte yoksulluk emekçilerin belini bükmektedir. CHP içinde Saka, bazıları tarafından yeterince ılımlı olmamakla, bazıları tarafından da fazla ılımlı olmakla suçlanmaktadır. DP muhalefetine devam etmekte gensorularla hükümeti yıpratmaktadır.

1949 Ocak ayında Hasan Saka istifasını verdi.

GÜNALTAY’LA ARANAN ÇARE…

İnönü, Sakanın istifasının ardından hükümeti kurma görevini Şemsettin Günaltay’a verdi. Ankara Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Günaltay İslamcı-Türkçü özellikleri belirgin olan bir isimdir. Günaltay hükümeti için yükselen DP karşısında aranan son çare de denebilir. Bu dönem Cumhuriyet’in ilk yıllarında laiklik ilkesi doğrultusunda atılan adımlar geri alınıyordu. Günaltay’ın çizgisini en iyi, yeterince dindar olmamakla itham edildiği zaman verdiği cevap anlatıyor. O “ilk mekteplerde din derslerini okutmaya başlayan hükümetin başbakanıdır.” “İmam Hatipleri, ilahiyat fakültelerini açan hükümetin başbakanıdır.”

Hükümetin seçim kanununda yaptığı değişiklikler, İstiklal Mahkemelerinin lağvedilmesi DP ile CHP çatışmasını bir nebze dindirdi. Ama yine de de DP her alanda hükümeti eleştirmeyi sürdürüyordu.

Günaltay’ın başa getirilmesi aynı zamanda CHP içindeki çatlaklara da çare olarak düşünülmüştü. Fakat gerilimler artmaya devam etti. Ekim 1949’da Rauf Orbay, Mart 1950’de Ali Fuat Cebesoy partiden ayrıldı.

Bu arada DP İkinci Kurultayını 20 Haziran 1949’da topladı. Kurultayda “Milli Teminat Andı” adında seçim güvenliğine vurgu yapan bir metin yayınladı.

Sonuç itibariyle Şubat 1950’de Meclis’te kabul edilen tasarıya göre seçimleri denetleyecek en yüksek organ mahkemeler olacak, gizli oy açık sayım ilkesine uyulacaktı.

Böyle bir atmosferde ülke çok önemli bir seçime doğru gidiyordu. CHP, DP’ye mecliste 50 sandalye teklif ediyor, kendisinde yüksek bir başarı şansı görmeyen DP pazarlığı 150 sandalyeden açıyordu. Bu konuda uzlaşma sağlanamadı. İki parti de seçim beyannamelerini açıkladılar. CHP ekonomik alanda devletçiliği yumuşatmayı, vergi sistemini düzeltmeyi, Türk lirasının değerini korumayı vadediyordu. Ayrıca altı ok anayasadan çıkartılıp CHP ilkesi haline getirilecek, topraksız köylüler toprak sahibi olacak, köyler okula, suya kavuşacak, şehirlerde belediye hizmetleri iyileştirilecekti.

DP üretimin artacağını, vergilerin düşürüleceğini, devlet tekellerinin ortadan kaldırılacağını söylüyordu. Ayrıca rejimin yapısı demokratikleştirilecek yasama, yürütme, yargının mecliste toplanmasına son verilecekti.

CHP kendinden emindi kapitalist sistemle bütünleşmeye dönük, sermaye sınıfını da memnun edecek adımlar atılmıştı. Rejim çok partili hayata uygun şekilde yumuşatılmıştı. Laiklikten pek çok taviz verilmiş “dini hassasiyetler” giderilmişti.

Seçimler 14 Mayıs 1950 tarihinde % 88’lik bir katılımla yapıldı. Sonuç, Tek Parti döneminin büyük bir seçim mağlubiyeti ile çöküşüydü. Bir dönem kapanıyordu; DP 408, CHP 69, Millet Partisi 1, bağımsız adaylar 9 sandalye kazandılar. Zorlu bir dönem bitiyor, bambaşka zorlukta yeni bir dönem başlıyordu.

 

KAYNAKLAR

Hikmet Bila, CHP 1919-2009, Doğan Yayınları

Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Yayınevi

Prof Dr. Hakkı Uyar, 100 Soruda CUMHURİYET HALK PARTİSİ TARİHİ (1923-2015), ANKA-HA Haber Medya İletişim Hizmetleri ve Yayın A.Ş.

Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi (1908-2015), İMGE Yayınları

Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Hil Yayınları

Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye 3. Cilt

Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları

Taner Timur, Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, İletişim Yay.

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 6-7. Cilt, İletişim Yay.

YAZININ TAMAMI

Kaynak: Editör:
 
Etiketler: Nuri, Günay, yazdı:, 100., yılında, CHP'ye, soldan, bakmak, , (1., Kuruluştan, 1938’e…),
Yorumlar
Bizim Gazete
Ulusal Gazeteler
En Çok Okunanlar
Anketler
Uşak'ta CHP'den kimi belediye başkanı adayı olarak görmek istersiniz
Sayfalar
Ankara

Güncelleme: 06.07.2022
İmsak
Sabah
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv Arama
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı